8 Mayıs 2014 Perşembe

SIRADAKİ


   Sanık A.M.K son saatlerini yaşadığının farkındaydı. Duruşma salonu, içindeki herkesle beraber verilecek nihai kararın hükmünü bekliyordu. Birkaç dakika sonra hayat bir başkasına daha çelme takacak, salonda derin bir sessizliğe gömülmüş bu insanlara yıllar sonra bile hatırlanacak ufuksuz bir anı bırakacaktı. Sanık, ne zamandır uyumadığını üzerinde gezinen meraklı gözlerin canlılığında anlamaya çalıştı ama aslında onun için önemli olan tek şey, mahkeme salonundan içeriye sızan güneşin dışarıdaki havanın habercisi olmasıydı. Uzun zamandır gördüğü tek ışık, soğuk ve ıssız hücresindeki gördüğü o iğrenç ışıktı.

   Haftalar önce sabaha karşı günün ilk saatlerinde birkaç arkadaşıyla birlikte getirilmişti; eller kelepçeli, gövdesi önde, başı dik, kendinden emin. Sonra da çürük meyveler gibi ayırmışlardı onları birbirinden. Hücresindeki birkaç gün, bu zamana kadar yaptığı faaliyetlerin doğruluğuna ilişkin sebepler bularak geçmişti. Bu sayede her seferinde öfkesini tazelemiş, hakkında çıkacak karar her ne olursa olsun, haklılığını isyanını püskürterek öleceği ya da tekrar dışarıya çıkacağı zamana dek koruyacağı, hatta üzerine daha çok ekleyeceği birçok neden bularak geçirmişti. Ancak anılar, basamağı çıkarken biraz yavaşlayıp geride kalanlara baktığında belirir…

   Sanık şuan kaç parçaya bölündüğünün farkında değildi. Kafasının içinde bin bir düşünce yorgun beynine hücum ediyor, onu kendince aldığı herhangi bir karara sadık kalmasından yoksun bırakıyordu. Ama aslında yaptığı ve yapabileceği tek şey, omuzlarını daha dik tutmaya çalışmaktı. Adalet karşısında her ne kadar haklı olduğunu bilsin veya bilmesin, haftalarca kendi öyküsünü düşünerek, hüzünlü ve aynı zamanda beklenmeyen bir saplantı karşısında, yeryüzündeki son umut ışığını da kendi isteğiyle söndürerek, koşulsuz bir boyun eğiş içerisine girdi ve dinginliğe kavuştu. Artık haklı olan kim, bunu bilmek istemiyordu.

   Sonunda karar verildi…
  
   Beklenen, ama yinede beklenen oldu…

   Asılacaktı!

   Sanık bunca zaman beklediği sonucu duymasına rağmen boğazında düğümlenme hissetti; nedeni, zihninde kendisine fısıldayan “o ses” ile “bu ses”in birbiriyle yakından uzaktan alakası olmamasıydı. Ancak karar beklediği yerdendi. Şimdiden boynuna bir ip takılmış gibiydi.

   Tüm salon, tarihin küçük bir köşesine not edilecek bu genç adamın bitkin halini izlemeye koyuldu ve küçük, korku ve endişe dolu gözlerini ölümün eşiğinde duran bu adama odaklayarak, hal ve hareketlerinden bir mana çıkarmaya çalıştılar.

   Hakim, sert ve ciddiyetten ödün vermeyen tavrını koruyarak, “Söylemek istediğin bir şey var mı” diye sordu. Tüm salon bir anda sonsuz bir sessizliğe gömüldü; fotoğraf makinaları ve ses kayıt cihazları hariç.

   “Söylemek mi” dedi sanık yüzüne zoraki bir tebessüm yapıştırmaya çalışarak, “Söylemek! Sanırım bunu düşündüm…” Gözleri camdan dışarıya kaydı, onu bulunduğu yerden götürüp, olmayan bir yere odaklandı:
   Çocukluğum dingin bir mahallede, sobalı küçük bir evin, şirin, pembe bir dairesinde geçti. Asmalı balkonu vardı minicik, üç kişiyi zor alırdı. Arkasında mahalledeki çocuklarla top oynayabileceğimiz geniş bir arsa vardı; çoğu zaman kir pas içinde gelirdim eve. Delisi, terzisi, abisi, takımı, kızı, namusu hep beraber oradaydık. Sonra büyüdüm ve bir okula başlamak zorunda kaldım. Öyle ürkek ve çekingendim ki… Ama zekiydim. Sonra daha çok büyüdüm, şimdi keşke büyümeseydim dediğim kadar çok. Çünkü bir şeylerin yanlış ilerlediğini fark ettiğinizde kafanıza takılan sorular yüzünden amacınız başka bir yöne kayıyor; hedef, iyilik yapma fedakarlığında huzura dönüşmeyi bekleyen bir nitelik haline geliyor. Yarın sizi anlamlı kılacak tek şey, bu hedefin size neye patlayacağıdır.

   Muhtemelen babam şuan o küçük balkonunda sigarasını içiyordur, annem babamın beni kovduğu günden bu yana yaptığı gibi hala ağlıyordur, kız kardeşim onu dinlemediğim için tekrar yakarıyordur, moloz yığınları arasında ne olduğunu anlamadan öptüğüm kız şimdi gazeteye bakarak acı çekiyordur, arkadaşlarım ellerinden bir şey gelemediği için sessiz bir öfkeyle öylece oturuyordur.

   Şimdi size teşekkür etmem gereklimi bilmiyorum. Beni o hücreye tıktığınızda bazı zamanlar kendimi gülümseyerek buldum, yüzüm buruşmuş halde buldum, ağlayarak buldum, utanç içinde buldum, hayatımda ilk defa, beynime hücum eden anılarımı gözle görünür biçimde ele aldım ve bunların sarhoşluğunda kendimi defalarca özgür hissettim.

   Ölüm geldiğinde hepimiz susup onun ne yapacağını izlemek zorundayız. Şunu iyi bilin ki ellerim kelepçeli değilken içimdeki hırs yüzünden öfkemi kontrol edemezdim. Ama şimdi görüyorum. Verdiğiniz karar ya da buradaki herkesin işi gereği izlediği ben, geceleri çocuklarınıza bir kez daha bakmaya zorlayacak sizi. Onları büyütüp alkışladığınızda, ismini bile hatırlayamayacağınız ama kafanızın içinde bir şekilde yer edinmiş ben, sizi biraz duygusallaştıracak. Aldığınız her maaş, haklı olduğumu düşündüğünüz hiçbir dakikada vicdan azabınızı yok edemeyecek; ve bunun önemsiz olduğunu söylemeye çalıştığınız her saniye, içiniz sıkışacak. Ben, ellerinize her defa kelepçe vuracağım. Aslında ben değil, vicdanınız, ya da annemin çığlığı…

   Ölüm benimle yaşıyordu, şimdi ben onunla yaşayacağım. Eğer boynum kırılmazsa muhtemelen çok acı çekeceğim. Ama geçecek, herkeste olduğu ve olacağı gibi. Artık sabır ya da hedef yok, uyku veya yemek yok; ölümün nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama buradan güzel olacağına eminim. Tanrı’ya dua etmeyeceğim çünkü uzun zamandır yapmadım. Ben ikiyüzlü değilim. Ancak çok yaşadım ve öleceğim.

   “Söyleyeceğim tek şey,” dedi sanık yüzünü hakime dönerek, “beni öldürebilirsiniz, ama düşüncelerimi asla. Onlar yıllar sonra bile herhangi bir gencin kafasında canlanacak birer fikir. Dışarıya çıkarsam muhtemelen davama devam edeceğim, o yüzden beni öldürmelisiniz. Ve bana yaşama fırsatı vermek yerine, sadece bir kalıbın içine sıkışmış olan sizler görevinizi yapmak zorundasınız. Aslında tek gücünüz kendinizi kandırmak.”

   Hakim bu tür bir konuşmayla karşı karşıya kalacağını bildiği halde biraz bocaladı. Ama sonra yapılması gerekeni yaptı ve emri verdi:

   “Sıradaki gelsin!”

***

   İki asker o senenin ilk baharında cıvıl cıvıl kuş sesleri, ilk tomurcukların verip çiçeklenen ağaçlar ve güneş ışıklarıyla dolu tembel bir günde, darağacında son bakışını unutmuş bir gencin cesedini alırlar…

   Sıradaki için…

   


   1980

29 Mart 2014 Cumartesi

Kardeşim


   İnsanların benimle ilgili fark ettikleri ilk şey; saçlarım uzun, gerçekten çok uzun. Bu çok anormal bir durum olmayabilirdi ama anormal çünkü ben bir erkeğim. Bu da anormal bir durum olmayabilirdi ama yine anormal çünkü artık kimsenin nasıl göründüğünüzü umursamadığı bir bölgede yaşamıyorum.

   Şimdi son derecede küçük bir yerde yaşıyoruz, annemler ve ben. Bir erkeğin kız gibi görünmesinin normal olmadığı bir yerde. Saçlarım kendiliğinden uzamaya başladığında annem hiçbir şey söylemedi. Hayatımın on beş yılını onun oğlu değil de kızı gibi yaşamışım sanki. Ama babam fark etti. Giydiğim renkli elbiseleri de örnek vererek bu halimle korkunç göründüğümü söyledi. Bana saçlarımı tekrar eski haline döndürmemi söyledi, sonra da unuttu. Ta ki birkaç hafta sonra kafasını patates-cipsli-ton-balığından kaldırıp bana bakana kadar. “Sana saçını eski haline getirmeni söylemedim mi?” dedi ve çatalı ağzına sokup patates cipslerini ağzına indirdi. Sonrasında saçımı tekrar unuttu. Bu sırada annem orada öylece oturmuş çatalıyla tabağındaki havuçları itekliyor, bizi umursamıyor, duymuyor, görmüyordu ve bu beni çok sinirlendirdi. Annemin artık ailenin bir parçası olmamasına çok öfkelendim ve ayağa kalkıp, “Yemeğinle oynamayı bırak!” diye bağırmak istedim ama ben çocuktum, o anne. Yapmadım.

  Babam bana Karadeniz bölgesinde bir yere taşınacağımızı söylediğinde ilk düşüncem şu oldu: Demek artık hayatımız böyle olacak: Karadeniz. Ve şimdiye dek görmediğimiz şeyleri hayal ettim. Eski, kırsal hayatı, sonsuz yeşili bölen toprak yolları, Canik dağlarını sarmalayan yoğun bulutları, ahşap çıtalarla kaplanmış kaldırımları, geniş kenarlı şapkalar takıp solmuş tulumlar giyen çocukları. Evet, taşlanmış kot pantolonlarını, müzik ve kitaplardan haberi olmayan, gelenekleri ucuzluk içinde yaşayan, saçları çalı gibi, ünlü müzik gruplarını yakından görme fırsatı tanımamış çocukları düşündüm. Aslında ilk aklıma gelen bu değildi. Aklım en çok, galata kulesinin altında az kalsın dudağından öpeceğim sarışın, güzel kızdaydı. Ama benim için artık tüm bunlar değişmişti, hem de daha buraya taşınmadan önce. Hem artık sarışın kız beni tanımazdı zaten, bu uzun saçlarımla tanımazdı.

   Biz buraya taşınmadan önce annemin bana söylediği şuydu: “Karadeniz’in yumuşak düzlükleri de vardır ve sonsuza dek baksan da bitmek bilmeyen masmavi gökyüzünden ve kahverengi tepelerden başka hiçbir şey göremezsin.” Babam en çok kış aylarında gökyüzünü saran sis perdesinden bıktığını ve artık bir değişiklik yapma zamanının geldiğini söylemişti. Ama onlar söylemese de ben gerçekte neden taşındığımızı biliyordum: Unutmak için. Belki burada her şeye baştan başlayabileceğimizi, sıkıntıların o düzlüklerde ya da dik yamaçlarda kaybolacağını, uçsuz bucaksız arazilerde yok olacağını düşünmüşlerdi. Bu; milyonlarca kişinin bulunduğu bir yerde pek mümkün değildi.

   Ama berrak mavi gökyüzünün pek yardımı olmadı. Ne yaparsanız yapın, nereye giderseniz gidin, anılar hep orada, en beklenmedik zamanlarda kendilerini gösterirler. Şehirlerdeki arabalar gibidirler. Burada insanlar arabalarla tam olarak ne yapacaklarını bilmezler. Köy yollarında araba kullanabilirsiniz-yani hemen her yerde- ve etrafta belki otlayan bir iki inek dışında hiçbir şey göremezsiniz, yalnızca uçsuz bucaksız araziler. Sonra birden karşınıza bir kapısı kayıp paslı ve terk edilmiş bir kamyonet çıkıverir ve genelde yolun kenarında, bir çukurda ters dururlar. Ne zaman o arabalardan birinin yanından geçsek, annemler önde, ben arka koltukta sessizce bakarken soyu tükenmiş ve tükenme tehlikesi olan türleri düşünür, sonraki birkaç kilometre boyunca merak ederim. Bunun bir anlamı olmalı ama ben ne olduğunu bilmiyorum. Böyle zamanlar da Zehra’nın, ablamın yanımda olmasını dilerim. O bana arabaların bu halini açıklayabilirdi ama yanımda olmadığından bunu kendim çözmeliyim. Şehirlerde insanlar arabalarını ters çevirip yürüyüp gitmezler.

   Buraya taşındıktan hemen sonra, yaklaşık bir yıl önce, annemle babamın hayatını kolaylaştırmak için okulda notlarımı düzeltmeye karar verdim. Daha çok çalışıyorum ve saçlarım uzadıkça notlarım yükseliyor. Şimdi karnem baştan aşağı 100 ve anneme karnemi gösterdiğimde hafifçe gülümsüyor,” Aferin benim oğluma.” diyor; ardından gözlerini kaçırıyor. O anda karnemi, beni çoktan unuttuğunu biliyorum. Unutmadığı tek şey şu: Tuğçe, kardeşim, öldü.

   Haftada bir veya iki kere okuldan sonra lise binasına gider ve orada futbol oynayan çocukları seyrederim. Beni oyuna almayacaklar bilirim. Çünkü saçlarım uzun ve kız gibi giyiniyorum. Hafifçe gülümserler, sonra oyunlarına dönerler. Ama bunu severim. Onlara oynamak istiyormuş gibi bakmayı, benimle arkadaş olmalarını istiyormuşum gibi durmayı, bunun içinde acıklı bir ifadeyle suspus oturmayı severim. Ama üzülmezler. Saha kenarına giderim ve o iri çocuklara sürtünür, omuz atarım. Onlar, “Önüne baksana” derler, bazen de karşı takımdaymışım gibi itip kakarlar. Bir düşman gibi. Bunu neredeyse yedi aydır yapıyorum. Saldırılarımı hakem yokken, arkası dönükken, diğerlerinin dikkati başka yerdeyken yaparım. Beni daha hiç görmedi. Mesela geçen hafta. Ya da ondan önceki hafta. Hep aynı. Tüm oyuncuların sahaya girmesini, oyunun başlamasını, birinin oyun dışı bırakılmasını beklerim. Hakemin düdüğü ağzında, faul yaptıkları anda çalmaya hazırdır. Sonra onu görürüm, bu kez bir savunma oyuncusu. Dev gibi vücuduyla sahada ilerler, her adımıyla yeri sarsar; bu gerçek, yemin ederim. 72 numara. Ona daha önce sataştım. İskandinav bir kafası var, boynu yoktur. Göbeği dışarı çıkıktır, yeşil formasından eskimiş püsküller görünür. Kuş tüyü bir yastık gibi. Saha kenarında yürür, dizlerinin arkasındaki kasları esnetmek için durur, sonra ayakkabısını bağlamak için diz çöker. Bir saldırının geldiğinden habersizdir. Ben küçük tribünün arkasından fırlarım. Sonra bum. “Siktir git oğlum!” der 72 numara. Ben onun püsküllerine sürtünürken o kollarını havaya kaldırır. Kolunun alt kısmı öyle krem beyazıdır ki tehlikeli görünmez bile ve ben bu sefer kaçışın kolay olacağını düşünürüm ama sonra o beni yakalar ve ben çimlere, toprağın üzerine düşüp dudağımı bir taşa çarparım. Hemen yerimden kalkar ve tribünün arkasına saklanırım. O arada insanlar 72 numarayı kendi kendine tepinirken yakalar. Herkes, “Oyun oynamayı bırak” diye bağırır 72’ye. Bu da 72’yi daha çok sinirlendirir çünkü benim oradan, tribünlerin hemen arkasından izlediğimi bilir. Kanı dudağımda hissederim ama sorun olmaz çünkü her seferinde düşmana dokunur, daha çok güçlenir, cesur olurum. Yaralarımı şikayet etmeden kabullenmeyi, onlara kucak açmayı öğrendim. Morluklarım nişanımdır; kanım, rozetim. Pantolonumdaki tozu temizler, dudağımdaki kanı temizler ve bir gol daha atarım.

   Annem ve babam açık havada zaman geçirmeyi severler ve tatillerde hep ulusal parklarda kampa gideriz. İki haftalık çadır tatili yaparak ülkenin dört bir tarafını gezdik. Ve yalnızca dördümüz gittik; annem, babam, ben ve Tuğçe çünkü ablam artık büyümüştü. İşe girmişti ve artık bizimle hiçbir yere gelmiyordu. Son gezimizde, yaklaşık bir yıl önce yine dağlık bir bölgeye gittik. “Burayı çok seveceksiniz kuzucuklarım” demişti annem oraya giderken. “Manzara süper. Gün doğumunda mor dağlar, şeker renkli dağlar, nefesinizi kesecek dağlar.”

   Oraya vardığımızda ilk gün sabah erken kalktık. Hava öyle soğuktu ki konuştukça havayı görebiliyorduk. Hepimiz o meşhur dağları görebilmek için kalın kazaklar ve uzun pantolonlar giyinmiştik. Annem beni yakaladı ve ısınmak için zıplamaya başladık. İkimizde yeni eşofmanlarımızla son derece komik görünüyorduk. Bu ben kız gibi giyinmeye başlamadan önceydi. Babam Tuğçe’ye baktı, her ikisi de kot pantolon giymişti. Babam gülümsedi, kaşlarıyla annemle beni işaret etti. Sonra elini Tuğçe’nin omzuna koydu ve sanki soğuk hava onları bir nebze rahatsız etmiyormuş gibi dağlara baktılar.

   Annem haklıydı; önümüzde pembenin, morun ve turuncunun tonları uzanıyordu. Onlar, benim tepelerine çıkmak zorunda olduğumu hissettiğim şerbet rengi dağlardı. Bunun üzerine ben önde, elimdeki bir çubukla otları sağa sola devirerek yola koyuldum. Ne zaman otlara vursam havaya yayılan çiçek kokusunu içime çekerdim. Arkamda Tuğçe’nin oflayıp pufladığını duydum ve arkamı dönüp ona baktığımda ağzından kesik, buz gibi hava bulutları çıkararak tepeyi tırmanmaya çalıştığını gördüm. Bana yetişmek için acele ediyor, ısınmak için ellerini ovuşturuyordu. Sabah soğuğundan yanakları benek benek olmuştu. Kısa boylu ve çelimsiz, benden tam bir kafa kısaydı. Yüzü çilliydi ve koyu renk saçları sürekli alnına düştüğünden gözlerini asla göremezdiniz. “Nereye bastığınıza dikkat edin” diye bağırdı babam arkamızdan. Ben hızla koşup gözden kaybolmaya çalıştım. O benden bir yaş küçüktü ve ben ne zaman yalnız kalmak istesem o peşime takılırdı. Bir yıl önce hastalanmıştı ve şimdi hızlı koşamıyordu. Kendi yaşıtlarındaki diğer kız çocuklarından daha küçüktü, çok küçük ve ben annemle babamın beni umursayıp her zaman onun için endişelenmelerinden sıkılmıştım. “Bekle abi” diye seslendi arkamdan. Ama ben sopamı havaya fırlattım ve daha hızlı koştum.

   Bazen yazı ve bir daha kamp yapmaya gidip gidemeyeceğimizi düşünürüm. Umarım gideriz ama gitmesek de sorun değil. Her ne kadar Tuğçe tam bir karın ağrısı olsa da ben o gezileri hep çok sevdim. Ben koşardım o da peşimden koşardı. Ağaçların arasından bana yavaşlamamı söyleyen cılız sesini duyardım. “Abi bekle n’olur.” Patika, tepeler yükseldikçe daralırdı. Ağaçlar azalır ve hava kuru yaprak kokardı. Bir uçurumun kenarına geldiğimde gevşek taşlar ayaklarımın altından kayardı ve yere düşerkenki seslerini duyardım. O gün patikayı izleyerek koşmaya devam ettim ve havanın ne zaman ısındığını merak ederek hırkamı belime bağladım. Bu bana çok yakışmıştı. Sonra Tuğçe’nin çığlığını, şaşkın haykırışını ve düşen taşların boğuk seslerini duydum. Bir taşa takılıp yere düşü, diye düşündüm. Onu pantolonunun dizinde yırtıklar, limon sarısı kazağının üstündeki tozlarla patikanın ortasında oturup ağladığını hayal edebiliyordum. Bekli  de korkmuştu çünkü yalnızdı ve kurtların ona yaklaştıklarını hayal etmişti. Dağın tepesine varmak istiyordum ama geri dönmediğim takdirde annemle babamdan azar işitecektim. “Neden kardeşine sahip çıkmıyorsun?” Hep böyle oluyordu çünkü.

   Her zaman eğlencemi bozduğu için sinirli bir şekilde yavaş yavaş Tuğçe’yi bulmaya gittim. Madem bana yetişemiyordu o zaman annem ve babamın yanında kalması gerekirdi. Onun ağladığını ve bir şeyler söylediğini duydum. Tepeyi döndüğüm anda, uçurumun hemen kenarında, patikanın bittiği yerden aşağı doğru kaydığını gördüm. Ve ilk düşündüğüm şey şuydu: O tarafa gitmek yerine konfeti rengindeki dağları takip etmeliydi. Ona bağırmaya, bundan sonra nereye gittiğine dikkat etmesini haykırmaya başladım ki o anda anladım. Uçurumun kenarında, aşağı düşmek üzereydi. Kazağı büyük denecek bir taşa takılmıştı ve boynuna kadar sıyrılmıştı. Elleriyle otlara tutunmaya çalışıyor, kendini sağlama almak için uğraşıyordu. Ama aynı anda ağlıyor ve kaymaya devam ediyordu. Çığlık atarak babama seslendiğimi –anne ve babaların hangi çığlıkları görmezden gelip hangilerini ciddiye almaları gerektiğini biliyor olmaları çok tuhaf değil mi- ve annemle babamın çığlıklar atarak patikaya koştuklarını hatırlıyorum. Annem sürekli isimlerimizi haykırıyordu. Ama onlar yanımıza geldiklerinde Tuğçe çoktan uçurumdan aşağı düşmüştü.

   “Onun düştüğünü duyduğumda” dedim annemle babama, “yolun yukarısındaydım.” Onlara söylemediğim bir şey vardı: Tuğçe’yi bırakmıştım. Onun kaydığını gördüğümde babama seslendim, sonra yere yüzüstü yattım ve emekleyerek Tuğçe’ye yaklaşıp ellerini yakaladım. Her zaman sol bileğine taktığı gümüş hastalık bilekliği güneşte parladı. “İyice tutun” dedim, “babam hemen gelir.” Ve bir an için her şey sessizleşti. Tuğçe’nin iyi olacağına emindim ve o anda, bir daha yürüyüşe çıktığımızda yavaş gitmem gerektiğini kendime söyledim. Güneş, dağların üzerinden doğuyordu, hava ısınmıştı ve yapmam gereken tek şey babam gelene kadar onu sıkıca tutmaktı. Annem ve babamın patikada seslerini duydum. Öyle çok bağırıyorlardı ki yanlarında bir ordu getiriyorlar sanırdınız. Başımın üzerinden taşlar yuvarlandı; yer sallanıyor, diye düşündüm ve aniden yerin sallanmadığını fark ettim, o bendim. Tuğçe tekrar ağlamaya başlamıştı ve ben bir yere tutunmak için bileklerinden birini bırakmam gerektiğini biliyordum. Ve bırakır bırakmaz, serbest kolunu yumuşak zemine doğru salladı; parmaklarını toprağa geçirdi ve avucundaki toprak, kütleler halinde kopmaya başladı. “Abi beni bırakma” diye haykırdı, koyu renk saçları yüzüne dökülmüştü. Ben de onu sakinleştirmek istedim. “Merak etme bırakmayacağım” dedim ve soğukkanlı davranmaya çalıştım ama hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. Tuğçe’yi tutan kolum acımaya başlamıştı. Her an omzumdan kopacak gibiydi. Serbest kalan elimle arkamda tutunacak bir ağaç, , bir dal, bir kaya, herhangi bir şey arıyordum. Tuğçe çok ağırdı ve ben onu yukarı çekemiyordum. Tek yapabildiğim onunla birlikte kaymaktı ve o anda birlikte uçurumdan yuvarlanacağımızı ve ikimizin de öleceğini anlamıştım. Bunun üzerine Tuğçe, yanakları ağlamaktan ıslanmış, kirlenmiş bir şekilde panik dolu gözleriyle bana baktığında elimi açtım ve onu bıraktım.

   İleriyi görmek kolay değil. Oturup, “Tamam, Tanrım, haydi gönder. Ben hazırım diyemiyorsunuz.” Siz sadece izleyicisiniz. İsteseniz de, istemeseniz de.

   Dün yakalandım. Bugün, kel, tombul yanaklı, yüzü armut şeklindeki müdür, 72 numarayı haklı bulduğunu belli eder gibi bana bakıyor. Ama derslerim çok iyi ve bunun için temkinli davranıyor. Ancak ne yapması gerektiği konusunda en ufak bir fikri yok. Sonra okulun kurallarını sayarak artık saçlarımı kestirmem gerektiğini, babamın mevkiine güvenmememi, buranın bir okul olduğunu söylüyor klasik cümlelerle. Bir plan yapma fırsatı kalmadan babam içeri giriyor ve o anda bir anlığına durup bana bakıyor. Yüzünde bozguna uğramış, şaşkın ve aynı zamanda incinmiş bir ifade var ve bu ifade karşısında oyundan aldığım zevki unutup ağlamak istiyorum. Sanki dünyası binlerce parçaya bölünmüş gibi böyle kırılgan durduğunu görmek beni çok üzüyor ve ben, “Belki gerçekleri itiraf etmenin vakti gelmiştir, Tuğçe’yi nasıl bıraktığımı anlatmalıyım” diye düşünüyorum. Ama tam o sırada başını iki yana sallıyor, omuzlarını dikleştiriyor. Bana neden böyle şeyler yaptığımı sormuyor. Ve müdürle konuşmaya başladıkları andan itibaren bir daha yüzüme bile bakmıyor, ardından konu derinleşmeye başladığında müdür gözleriyle beni süzerek babamı dışarı davet ediyor.

Bunun üzerine cebime uzanıyorum ve Tuğçe’nin hastalıklı bilekliğiyle oynuyor, avucumda evirip çeviriyor ve ben onu bırakmadan önce bileğinden nasıl fırladığını düşünüyorum.


Sonra neden bilmiyorum, içimden gülmek geliyor. 72 numara.